More servicesWindows Live
HomeHotmailSpacesOneCare
 
MSN
Sign in
 
 
Spaces home  it all starts herePhotosProfileFriendsMore Tools Explore the Spaces community

akara

View spaceSend a message
so long and thanks for all the fish...

it all starts here

July 31

in vino veritas

Bilirsin; çok küçük şeylerden, çok ince sonuçlar çıkarmakta üstüme yoktur. En komiğini yaptım geçenlerde. Tatil öncesi; bilet alma, bavul hazırlama, doğalgazı kapatma gibi olağan ve son derece can sıkıcı işleri yaparken birden kedileri fark ettim. Eee kediler n’olcaktı? Erkek olan sürekli bahçede dolaşıyo zaten, onun için bi sorun yok ama minicik kızımız? Bi 10 dakika düşündüm. Bahçeye mi bıraksak evde mi kalsa diye. Evde kalırsa çok sıkılır, ama bahçeye çıkarsa da çok kötü şeyler olabilir. Daha çok küçük, dışarıya çok alışkın değil, ya aç kalırsa, ya kaybolursa, ya geri dönemezse, ya hamile kalırsa… Her şey olup bitip de, kararımı verdikten bi kaç saat sonra da aslında anneliğe dair “ya çok korumacı olursam, ya onu koruyamazsam da başına bi şey gelirse” korkularımın -en azından mini bir- cevabını aldığımı farkettim.

Bazen “amaaan banane, ne sıkıcam canımı” diyemememin bana verilmiş bir ceza olduğunu hissediyorum. 30 yaşına gelince insanlığa bi seçenek sunulsa mesela… “Bak bugüne kadar bunları bunları yaşadın, al şu formu değiştirmek istediğin özelliklerinin yanına bi işaret koy, üst katta 8 numaralı masaya bırak” dense? Böylece ben de üç kuruş için yapmadığı maymunluk kalmayan insanoğlunun, gereksiz hırs ve egolarını neden ikinci bir deri gibi üzerlerine yapıştırdıklarını sorgulamaktan vazgeçsem? Boşuna uğraşmayın zaten, bi noktadan sonra daha fazla acıtamıyorsunuz.

Benim de hayatla hesaplaşma yöntemim bu işte. Domates mi? Organik gübreyle yetiştirdiğimiz ilk domatesimiz :)

July 10

Blue Valentines

Nasılsa bu yaz işten güçten tatile gitmeye fırsat bulamıycam, bulsam bile 3 günü geçemeyecek; bari değişik bi şeyler yapıyım fikri ve "Damla saçların beyazlaşmış" diyen insanların sayısının üç basamakları rakamlara ulaşması sonucunda kızıl oldum. Gerçi biraz sancılı bir süreçti. Önce pembe (evet bildiğiniz pembe), sonra kırmızı (sevdicek en çok bunu beğendi, ama ben 10 sene kadar önce kırmızı saçlardan hevesimi aldığım için daha koyu bir renk istiyordum) ve en son da dün sabah itibariyle şarap kızılı saçlarıma kavuştum. Şarap, kızıl, kadın… Mmm, en sevdiğim 3 şey.

Bu yaz Leonard Cohen'in Türkiye’ye geleceğine dair söylentiler var. Gelse de, şöyle bi ağız tadıyla Everybody Knows, bi Famous Blue Raincoat dinlesek.

Henüz tek harifini bile yazmaya başlamadığım yazılarımı bitirmem lazım. Ama benim aklım hala Göcek’te, Olimpos’ta, Kelebek Vadisi’nde. hmpf…

July 03

Sığışamama Durumları

24 saat artık bana yetmiyo. Yetmiyo işte, napıyım.  Yaz da geldi zaten. Güneye gidip, akşamları bira içip deniz börülcesi yiyesim var.

Bi türlü sığışamadığım 24 saatin bi kısmında, Federico Fellini ve Tinto Brass filmlerine takmış durumdayım. Özellikle Roma'nın en deli ve en gaddar imparatorlarından biri olan Caligula'nın hayatının anlatıldığı Caligola'yı izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Yalnız, bir uyarı yapmadan geçemiycem:  "Aaa sevgilim; bugün internette bi yazı okudum. Bi film varmış çok güzel. Hadi izleyelim" demeyin. Ya da diyin, sonra bana olanları anlatın, oturup güliyim. Malcolm Mcdowell her ne kadar artık kır saçlı dede kıvamına gelse de, ben hala bu kadar manyak karakterleri (Clockwork Orange’daki Alex dahil) bu kadar başarıyla canlandıran bi adama, “bana bi masal anlatsana dede” sevecenliğinde yaklaşamıyorum. Tabi bu onunla bahçede iki kadeh rakı içme isteğime engel olamıyor.

Keşke ben de, Fellini gibi küçükken evden kaçıp bi sirkte çalışmaya başlasaymışım. ("Kız çocuğu, bi altın bilezik olmalı kolunda" gibi bi bakış açısıyla yaklaşır mıydı annem acaba?)

Hayatımın en başarılı başarısızlık olayını yaşadım bi de geçenlerde. Esin’le, senelerdir vizyona girmesini beklediğimiz filmi izlemeye bir türlü gidemedik.  Ama o kadar güzel beceremedik ki bunu, izleyemediğimize üzülemedim bile. (Esiiiiiiiiiin, Barbaros'u kapıp gelsene bi gün. Erkekleri bahçeye gönderip biz salonda film izleyelim.)

Gidiyorum ben. Metallica konserine bilet alcam daha.

June 02

The Soul is the Weariest Part of the Body


Sabah sabah internette Can Yücel'in "Hayatı Tersten Yaşamak" yazısına denk geldim. Son dönemlerde okuduğum bir romanı hatırlattı bana. "The Confessions of Max Tivoli". Aslında kitaptan ziyade kitabın ilk cümlesinden bahsetmek istiyorum: "Her birimiz birisinin hayatının aşkıdır". Biz kadınlar önemsiyoruz sadece "hayatının aşkı" kavramını. Erkekler için kadın kısmı yemek yapıp, seviştiği sürece pek de bir sorun yok nasılsa. (Tamam genelleme yapmıyorum eskisi kadar katı değilim, çoğu erkek için diyelim) Yani demek istiyorum ki: Ey erkek milleti, kadınlar sadece bedensel tatmin istemez. Bedensel tatminden daha önemlisi duygusal tatmin ister. "Benim birlikte olduğum kadın beni sorgulamasın, yargılamasın, talep etmesin, farketmesin, ayakta uyusun" diyen erkekler yazının bu kısmından sonrasını okumak için zahmet edip de zaman harcamasınlar, youtubeu açıp bi şeyler falan izlesinler. Tutmayalım biz sizi.

Türk insanı, yaldız işlemeli tabakta sunulanı kabul etmeyi çok sever. Nedir bu sunulan? Oku oku adam ol, 25 yaşına geldiğinde hali vakti yerinde, iyi aile evladı bir adamla nişanlan, seneye yaza kabarık etekli gelinliğin içinde; aile ve arkadaş eşrafından gelen çeyrek altınlarla masrafının bi kısmını egale edeceğin şatafatlı bir düğünle evlen, eh kısmetse 30'unu geçmeden de bi çocuk doğur artık. Çünkü yıllarca "beyaz atlı prens" olmadığını, ortalama bi adamla evlenip, ortalama bir hayat yaşaman gerektiğini söylediler. Bunu kabul edip, bu şekilde yaşayabildiğin sürece hiç bir sorun yok. Hatta şahsen bu şekilde yaşayanların çok daha mutlu olduğunu düşünüyorum. Ama eğer buna karşı çıkıp, gerçekten mutlu olabileceğin, 30 sene sonra bile gözlerinin içine baktığında ayaklarının yerden kesileceği bir adam istiyorsan bütün iyi dileklerim seninle, çünkü tahmin ettiğinden daha fazla acı çekeceksin. Umudunu kaybedeceksin bazı zamanlar, "bu" da "o" değilmiş dediğin her noktada kalbinin bir kısmını söküp atacaklar canlı canlı. Bazen hiç umudun kalmayacak, alıp başını gidip Küba'ya yerleşmeye kalkacaksın. (Buraya bi smiley yakışır) Ama yeteri kadar kararlıysan, yeteri kadar şanslıysan ve yeteri kadar istersen hayatının bir döneminde "o"nu bulacaksın ve "o"nu bulduğunda her gece sarılıp uyurken; çektiğin acılar yarı mit, yarı masal, evvel zaman içinde bir kız çocuğu tarafından yaşanmış gibi gelecek, evdeki kediler bile birbirine sarılarak uyuyacak. Gündelik telefon konuşmasının 3 saniyesi arasına sıkıştırılmış, söylediğini bile farketmediğin "bugün çok yoruldum aşkım" cümlesininden yola çıkarak, akşam eve geldiğinde senin için hazırlanmış bir masa gördüğünde, bu hissin dünya üzerindeki hiç bir tek taş pırlanta yüzükle satın alınamayacağını düşüneceksin. Aslında bu hissin kıymetinin anlaşılması için o acıların çekilmesi gerektiğini farkedeceksin. İşte bu yüzden "koşturmaya başlamadan önce biraz amaçsız  yürü" dedik ya bir önceki yazıda.

Her birimiz birisinin hayatının aşkıyız. Ruhunun, vücudunun en yorgun kısmı olmasını göze alabiliyorsan.

May 08

je suis venu, j'ai vu, j'ai vaincu


-Aşırı mutluluk dolayısıyla, çemkirme entrylerine ara verilmiştir-

Organizasyonlar, dergi, röportajlar, yazılar, şaraplar, ebedi yalnızlık hissi, koşturmaca, hep bir yere yetişme telaşı, zorlama bir hayatı yaşama gailesi arasında; bundan bir kaç ay önce bir akşamüstü, durdum. Bir akşamüstü, kalbim ve sesim heyecandan titrerken ben sadece -hani bana fal baktığında- "deniz olmadan yaşayamazsın sen" dediğin denize bakıp ara verdim hayata.

Başucu kitabım var bi tane. Ece Temelkuran'ın "içeriden" kitabı. "İnce" olmakla lanetlenmiş her bünyenin mutlaka en az bir kez okuması gereken bir kitap. Çok sevdiğim bir paragraf var kitapta: "Git, dolaş, ülkeler gez, aç kal, meteliğe kurşun at, ama ne yap et, koşturmaya başlamadan önce biraz amaçsız  yürü. Maceraya çık, bedeli ne olursa olsun bunu yap. Çünkü hayat, onu erken anladığını sananlardan çok fena alır öcünü. Bir şeyi vaktinde yaşamadan geçersen, çok sonra, seni rezil etme pahasına, sana yaşatır o eksik bıraktığın bölümü." Geçenlerde Hale, "peki sen hazır mısın?" dediğinde bu paragraf geldi aklıma. Hayatın benden öcünü alabileceği pek de bir şey kalmadı aslında.

Sonra bir anda seneler öncesine döndüm. Çantamı toparlayıp, alıp başımı gittiğim zamanlara. Çünkü geçtiğimiz haftasonu, bir şeyler içmek için arkadaşlarıma söz vermişken, (özür dilerim Melda, Esin, Barbaros ve Özerk!) bir anda kendimi valiz toplarken buldum. Tek farkı, ilk kez bu sefer tek başına olmamamdı.

Kaçamak dediğin anlık olmalı. (Aslında bu cümleyi "gitmek dediğin anlık olmalı" olarak yazmıştım. Sonra bu kelime beni rahatsız etti ve "kaçamak dediğin" olarak değiştirdim. Yoksa aidiyet duygum mu var artık?) Habersiz, programsız, içinden geldiği gibi. Bütün öğleden sonrasını uçak bileti aramakla geçirip, akşam eve gelip bavul toplamalı insan... "her ne olursa olsun, birlikte gideceğiz" cümlesi kulaklarında çınlayarak.

... ve ben bunca yıllık yaşamdan sonra anladım ki; duty freede yarım saat puroların başında bıdır bıdır konuşarak zaman geçirmekmiş mutlu olmak, yine duty freede "parfümler için tester koydukları gibi, içkiler için de tester koymalılar" dediğinde kıkır kıkır gülmekmiş mutlu olmak, elindeki tourist guidea bakarken gezilecek yüzlerce yer arasında aynı anda "aa buraya gidelim mi?" diyebilmekmiş mutlu olmak, akşam eski bir İngiliz evinin bahçesinde, rüzgar saçlarını savururken rakı içip zeytinyağına ekmek batırmakmış mutlu olmak... Mutlu olmak için çok uzaklara gitmeye de gerek yok aslında, sarılıp uyumakmış en mutlu eden. Başım dönüyor, ama ilk kez şaraptan değil.

April 28

till death do us part...


...ve ben bunca yıllık yaşamdan sonra anladım ki; gece kabus gördüğümde küçücük bir kız çocuğu gibi kollarının arasına sığınırsam nefes alabiliyorum. Şu an nefes alıp, bundan seneler sonra son nefesimi vermek istediğim yerde...


April 21

Everyday Is Like Sunday


"Uzun zamandır çemkirmemiştim. Du bloga bi şeyler yazıyım da çemkireyim gönül rahatlığıyla" düşüncesiyle açtım notepadi. Uzunca bir süre boş gözlerle monitöre baktıktan sonra farkettim ki çemkiremiyorum. Zorladım kendimi, ofistekilere sataştım belki malzeme verirler diye ama ı ıh. O kadar huzurluyum ki, gönül rahatlığıyla çemkiremiyorum bile. Tek çemkirebileceğim kişi, haftasonu bahçede mangal yakarken, kapalı pimapenini açıp: "Dumana boğuldu ev, söndürün mangalı" diyen yaşlı kadın olabilir. Evet ona çemkirebilirim. "Be kadın, bütün gün camda nasıl sataşsam şunlara diye bekliyorsun, kapalı pimapeninden nereye duman giriyo. O mangaldaki kömür 2 dakika sonra köz olcak zaten kalmayacak duman falan. Yaşlısın diye ses etmiyorum ama bi gün çok fena bozuşcaz..." I ıh istediğim kadar verimli çemkiremedim.

Bahçe demişken; gül, ayçiçeği ve bilumum bitkilerin nasıl dikileceğini öğrendim. Çıplak elle toprağı eşeleyip, yine çıplak elle organik gübre serpmek dünyanın en rahatlatıcı eylemiymiş. Biz beton yığını, güneş görmeyen apartman dairelerinde yaşayarak kendimize eziyet ediyormuşuz meğer.

Haftasonu, bahçe ekmek dışında gerçekleştirdiğim 2 muhteşem eylem daha vardı. Cedric Klapisch'in yeni filmi ve Joe Lynn Turner ile Cem Köksal konseri. Cedric Klapisch, her zaman olduğu gibi yine harikalar yaratmıştı bu filminde de. Ama asıl bahsetmek istediğim konu, konser. Joe Lynn Turner, deri pantolonu ve kıvırcık uzun saçlarıyla bizi yeniden 80'lere götürdü. Utanmasam Smoke On The Water'da headbang yapacaktım yahu. (Bu hissi en son 2005 senesindeki Manowar konserinde yaşamıştım, ve evet itiraf ediyorum ki orda headbang de yapmıştım. -Damla'nın yaşamından en gizli kesitler serisi No:001.) Cem Köksal ve özellikle konuk olarak katılan Gür Akad'ın sahne performansı ise tek kelimeyle muhteşemdi. "Long live rock'n roll" sayıklamalarıyla eve gelip eski müzik arşivlerimi karıştırmam ise işte tam o güne denk geliyor.

View more entries