![]() |
|
Spaces home it all starts herePhotosProfileFriendsMore ![]() | ![]() |
|
it all starts hereMay 08 je suis venu, j'ai vu, j'ai vaincu-Aşırı mutluluk dolayısıyla, çemkirme entrylerine ara verilmiştir- Organizasyonlar, dergi, röportajlar, yazılar, şaraplar, ebedi yalnızlık hissi, koşturmaca, hep bir yere yetişme telaşı, zorlama bir hayatı yaşama gailesi arasında; bundan bir kaç ay önce bir akşamüstü, durdum. Bir akşamüstü, kalbim ve sesim heyecandan titrerken ben sadece -hani bana fal baktığında- "deniz olmadan yaşayamazsın sen" dediğin denize bakıp ara verdim hayata. Başucu kitabım var bi tane. Ece Temelkuran'ın "içeriden" kitabı. "İnce" olmakla lanetlenmiş her bünyenin mutlaka en az bir kez okuması gereken bir kitap. Çok sevdiğim bir paragraf var kitapta: "Git, dolaş, ülkeler gez, aç kal, meteliğe kurşun at, ama ne yap et, koşturmaya başlamadan önce biraz amaçsız yürü. Maceraya çık, bedeli ne olursa olsun bunu yap. Çünkü hayat, onu erken anladığını sananlardan çok fena alır öcünü. Bir şeyi vaktinde yaşamadan geçersen, çok sonra, seni rezil etme pahasına, sana yaşatır o eksik bıraktığın bölümü." Geçenlerde Hale, "peki sen hazır mısın?" dediğinde bu paragraf geldi aklıma. Hayatın benden öcünü alabileceği pek de bir şey kalmadı aslında. Sonra bir anda seneler öncesine döndüm. Çantamı toparlayıp, alıp başımı gittiğim zamanlara. Çünkü geçtiğimiz haftasonu, bir şeyler içmek için arkadaşlarıma söz vermişken, (özür dilerim Melda, Esin, Barbaros ve Özerk!) bir anda kendimi valiz toplarken buldum. Tek farkı, ilk kez bu sefer tek başına olmamamdı. Kaçamak dediğin anlık olmalı. (Aslında bu cümleyi "gitmek dediğin anlık olmalı" olarak yazmıştım. Sonra bu kelime beni rahatsız etti ve "kaçamak dediğin" olarak değiştirdim. Yoksa aidiyet duygum mu var artık?) Habersiz, programsız, içinden geldiği gibi. Bütün öğleden sonrasını uçak bileti aramakla geçirip, akşam eve gelip bavul toplamalı insan... "her ne olursa olsun, birlikte gideceğiz" cümlesi kulaklarında çınlayarak. ... ve ben bunca yıllık yaşamdan sonra anladım ki; duty freede yarım saat puroların başında bıdır bıdır konuşarak zaman geçirmekmiş mutlu olmak, yine duty freede "parfümler için tester koydukları gibi, içkiler için de tester koymalılar" dediğinde kıkır kıkır gülmekmiş mutlu olmak, elindeki tourist guidea bakarken gezilecek yüzlerce yer arasında aynı anda "aa buraya gidelim mi?" diyebilmekmiş mutlu olmak, akşam eski bir İngiliz evinin bahçesinde, rüzgar saçlarını savururken rakı içip zeytinyağına ekmek batırmakmış mutlu olmak... Mutlu olmak için çok uzaklara gitmeye de gerek yok aslında, sarılıp uyumakmış en mutlu eden. Başım dönüyor, ama ilk kez şaraptan değil. April 28 till death do us part......ve ben bunca yıllık yaşamdan sonra anladım ki; gece kabus gördüğümde küçücük bir kız çocuğu gibi kollarının arasına sığınırsam nefes alabiliyorum. Şu an nefes alıp, bundan seneler sonra son nefesimi vermek istediğim yerde... April 21 Everyday Is Like Sunday"Uzun zamandır çemkirmemiştim. Du bloga bi şeyler yazıyım da çemkireyim gönül rahatlığıyla" düşüncesiyle açtım notepadi. Uzunca bir süre boş gözlerle monitöre baktıktan sonra farkettim ki çemkiremiyorum. Zorladım kendimi, ofistekilere sataştım belki malzeme verirler diye ama ı ıh. O kadar huzurluyum ki, gönül rahatlığıyla çemkiremiyorum bile. Tek çemkirebileceğim kişi, haftasonu bahçede mangal yakarken, kapalı pimapenini açıp: "Dumana boğuldu ev, söndürün mangalı" diyen yaşlı kadın olabilir. Evet ona çemkirebilirim. "Be kadın, bütün gün camda nasıl sataşsam şunlara diye bekliyorsun, kapalı pimapeninden nereye duman giriyo. O mangaldaki kömür 2 dakika sonra köz olcak zaten kalmayacak duman falan. Yaşlısın diye ses etmiyorum ama bi gün çok fena bozuşcaz..." I ıh istediğim kadar verimli çemkiremedim. Bahçe demişken; gül, ayçiçeği ve bilumum bitkilerin nasıl dikileceğini öğrendim. Çıplak elle toprağı eşeleyip, yine çıplak elle organik gübre serpmek dünyanın en rahatlatıcı eylemiymiş. Biz beton yığını, güneş görmeyen apartman dairelerinde yaşayarak kendimize eziyet ediyormuşuz meğer. Haftasonu, bahçe ekmek dışında gerçekleştirdiğim 2 muhteşem eylem daha vardı. Cedric Klapisch'in yeni filmi ve Joe Lynn Turner ile Cem Köksal konseri. Cedric Klapisch, her zaman olduğu gibi yine harikalar yaratmıştı bu filminde de. Ama asıl bahsetmek istediğim konu, konser. Joe Lynn Turner, deri pantolonu ve kıvırcık uzun saçlarıyla bizi yeniden 80'lere götürdü. Utanmasam Smoke On The Water'da headbang yapacaktım yahu. (Bu hissi en son 2005 senesindeki Manowar konserinde yaşamıştım, ve evet itiraf ediyorum ki orda headbang de yapmıştım. -Damla'nın yaşamından en gizli kesitler serisi No:001.) Cem Köksal ve özellikle konuk olarak katılan Gür Akad'ın sahne performansı ise tek kelimeyle muhteşemdi. "Long live rock'n roll" sayıklamalarıyla eve gelip eski müzik arşivlerimi karıştırmam ise işte tam o güne denk geliyor. April 01 si on touche un arbre on devient un arbreVapurda yazıyorum bu satırları, yine. Boynumda yasemin, ellerimde toprak kokusu var. İçimdeyse dünyanın en büyük mutluluğu. Küçük şeyler var hayatımda. Küçük şeylerin getirdiği kocaman mutluluklar. Papatyalar, şaraplar, yaseminler, filmler, çiçekler arasındaki pazar kahvaltıları... Haftasonu Resfest'te uyuklarken (evet birazcık sıkıcı geçti) bizim yazarlardan biri resmimi çizmiş. Uyanıp baktığımda iki tane kanat çizdiğini gördüm sırtıma. Ömrüm boyunca ayaklarımın bu kadar yerden kesildiği an sayısı çok azdır. (Bu anların büyük bir kısmı bu aralar oldu zaten :) ) Dedim ya, küçük mutluluklar. Gitmeyi değil de kalmayı, aidiyet duygusunu hissettiren küçük mutluluklar. Haydarpaşa'ya yaklaşırken ışıkların, denizin üzerinde yansıması gibi; ya da mum ışığının gözlerindeki aksı. "Eğer bir ağaca dokunursan, ağaca dönüşürsün" March 10 İstanbul HatırasıBu seferki yazımın anafikri "ne kadar acıtıyo canımı" olmayacak,... valla. Çünkü ben hayatımın en huzurlu dönemini yaşıyorum. En mutlu dönemi demiyorum, çünkü huzur her zaman öncelikler listemde mutluluktan daha üst sıradaydı, hala da öyle. Bundan tam bir sene ve bir ay önce buraya "bahar geliyo" yazısı yazmıştım, dışardaki çiçek açan ağacın da bu hisse kapılmamdaki en büyük etken olduğunu. Bugün balkona çıktığımda farkettim ki aynı ağaç bir sene sonra tekrar çiçek açmış, her şeye rağmen. Sonra Firuzağa'ya gittim yine, masanın etrafında dolanan kedileri sevdim, ve hatta öyle kahkahalar attım ki Firuzağa'da, samimiyeti cümle içerisinde kullansam bu kadar başarılı olamazdım. Ben anladım ki sevgili okur; huzur tek başına bulunan bir şeymiş. Tekrar kahkahalar atmakmış, tekrar resim yapmakmış, tekrar odaya sinen yağlıboya ve tiner kokusuymuş, tekrar to do liste sahip olmak ve belki inanmayacaksınız ama to do list maddelerinin yanına check atmakmış. Son zamanlarda gerçekleştirdiğim en keyifli eylemlerden birisi de rakı eşliğinde Crossing The Bridge The Sound of Istanbul filmini izlemekti. Sonra "İstanbul Hatırası" çaldı usul usul. Dönüp dolaşıp geleceğim şehir. "Bir tüy kalemle yazılmış bekler, bir hayat daha olmalı, der gibi kahverengi tonlarda uykularda". February 05 Makes No Sense At All, Makes No Sense To FallÇok şey sakladım bugüne kadar insanoğlundan. Yazdığım yazıları sakladım kimse okumasın diye, çizdiğim resimleri sakladım kimse ne hissettiğimi bilmesin diye, kalp kırıklarımı sakladım güçsüzlüğümü kimse görmesin diye, üşümelerimi sakladım ki kendi kendimi ısıtmayı öğreneyim diye, kendimi sakladım ki toplayıp çantamı alıp başımı gittiğimde yaşamaya devam edebileyim diye… Zaman geçtikçe ve ben bütün bu yalnızlık terminolojisini öğrenmeye çalıştıkça; hayatıma birilerini sokmayı öğrenmeyi unutmuşum. Hayatına birilerini sokma konusunda; dünya benim kurallarımı kabul etmiyor, ben de dünyanın kurallarını kabul etmiyorum. Gereksiz bir inatlaşma var aramızda, ikimizden birisi pes edene kadar süregelecek olan. Yerini yadırgayan insanlara gıpta ettim hep. Yerini yadırgayıp, evindeki yatak dışında hiç bi yerde uyuyamayan insanlara. Yerini yadırgamak; bir yere ait olabildiğini hissetmek benim gözümde. Bir yere ait olup o yer dışında uyuyamamak. Oysa biz (tekil anlamda ben) arkadaşımızın evinde uyuduk, sevgilimizin evinde uyuduk, ofiste uyuduk, yeri geldi iki sandalyeyi birleştirip uyuduk, bazen uyumadık bile. Yerimizi yadırgamadık hiç. Bir yere ait olduğumuzu hissetmediğimiz için belki de. January 24 Büyüyün Oğlum Biraz. Bu Dünyadaki En Kötü Adam Gargamel DeğilAşağıdaki yazılar alıntı olup hayatları boyunca hiç bir zaman büyümeyecek olan adamlara okutulması tarafımca şiddetle tavsiye edilmiştir. Bizim en sevdiğimiz renk hiç bir zaman pembe olmadı. Ama siyah da değildi. Kıyafetlerimizi kendi zevkimize göre seçtiğimiz döneme kadar annemizin zorla giydirdiği sevimli etekleri, çoktan fırlatıp attık. Zira görmeye dahi tahammülümüz yoktu. Arada sırada biz de, çok fazla makyaj yaptık, kırmızı ruj sürdük, cici bici elbiseler ve topuklu ayakkabılar giydik. Çok da şahane olduk belki ama, aynada kendimize mal mal bakıp yadırgadık ''bu ben miyim?'' dercesine. Pijamalarımızı giydiğimizde rahatladık ancak. Ellerimizi ağzımıza kibarca koyup kıkırdamadık. Aksine öyle kahkahalar attık ki samimiyeti cümle içinde kullansak, bu kadar başarılı olamazdık. Hayatında bildiği tek küfür ''salak!!!'' olan kadınlara hayret ettik, Can Yücel'in ''sıçmışım ortalık yerinize, kıçımın fosforuyla aydınlanın artık siz.'' dizelerini anımsayarak. Küfretmek güzeldi zira, ama noktalama işareti gibi kullanılmadığı zaman. En az bir kez saçlarımızı rengarenk boyamayı geçirdik içimizden, bazılarımız yaptı da. Dövmeye, piercinge ''ay acır amaaaaa?'' diye yaklaşanlara çay demlemelerini rica ettik. Acısın, ne var ki? Dedikodu da yaptık ama şimdi görüyorum ki en ''erkeğim ben!'' diyen erkekten daha fazla değildir muhtemelen. Yeri gelmişken, en taşşaklı erkekten daha taşşaklı çıktık pek çok konuda. Bu hayattaki asıl amacımız, ne gelinlik giymekti ne de bebek sahibi olmak. Daha fazla şeyler bekledik hayattan. Çok da sevdik bu arada. Kadın gibi ne kelime, eşşek gibi sevdik. Sevdiğimiz adama sadece bedenimizi değil, ruhumuzdan geri kalanı da verdik. Eh, ruhumuzu kaybetmiştik bu arada. Annelerimiz gibi yufka açamazdık belki ama, kimse bizden güzel taze fasülye yapamazdı. Erkeklerin tekelindeki lafları bir güzel kullandık ama yerinde ve zamanında. Hafta sonu bol pantolonlarımızla ''hadi ordan lavuk!'' dedik ama, pazartesi sabahı tayyörlerimizi çekip en ciddi ve terbiyeli halimizle, genel müdürle toplantıya girmesini de bildik. Birayı şişeyle içtik boktan barlarda bacaklarımızı tabureden sarkıtarak. Ama güzel bir restoranda, sevgilimizin şarabı kadehimize koymasını sandalyemizde sağ bacağımız sol bacağımızın ve ellerimiz dizlerimizin üzerindeyken gülümseyerek izledik. Velhasıl erkek değildik evet ama hiç bir zaman ''hanım hanımcık'' olamadık. Ancak kadın olabildik. Bir türlü ''bayan'' olamadık. Ruhumuzda yoktu. Fazla zorlayamazdık.
|
|
|||||||||||||||||||||||
|
|